Rahatlatıcı müzikler beyinde dopamin artışına neden oluyormuş.


Scientific American‘daki bu kısa yazı Beyinde herşeyin kimyasallarda bitmediğini, onların da rolü olsa bile, ilaç kullanımı dışında bu kimyasalların seviyelerinin arttırılabildiğini göstermesi açısından aydınlatıcı bir yazı olmuş. Dopamin adı verilen kimyasalın (ya da nörotransmitterın) genel olarak haz hissetmemizden  sorumlu olduğu az çok biliniyor, yani beynimizde herhangi bir anda ne kadar çok dopamin salınmış ve beynin içinde dolanıyorsa, biz kendimizi o kadar süper, über mutlu, tatmin olmuş, ödül almış ve öfori hali içinde hissediyoruz (Zaten, dopamin bu yüzden çoktan -ve büyük oranda hatalı olarak- “ödül mekanizması” ile birebir ilişkilendirilmiş durumda). İsmini vermeyeceğim bazı maddeler ile ilaçlar da, tam olarak nasıl yaptıklarını kendileri de bilmese de, bu kimyasalın beyinde artmasına sebep oldukları için pek popüler (ve aynı zamanda yasaklı) durumdalar.makaleye göre, hoşunuza giden ve sizi rahatlatan bir müzik parçası dinlediğinizde de, seks veya yukarıda sözünü ettiğim maddelerin kullanımından sonra olduğu gibi beyninizde bolca dopamin salgılanıyormuş. Bir başka deyişle, sevdiğiniz bir yiyecek, seks ve başka maddi ödüllerin çalıştırdığı dopamini arttıran mekanizmayı, çok hoşunuza giden müzik parçaları da tamamen aynı şekilde harekete geçirebiliyormuş. Makalenin orijinali de burada.

Araştırmanın yapılış şeklini, mantığını ve sonuçlarını merak edenler yukarıdaki linkte detaylı olarak okuyabilirler. Makalenin kalan kısmında, diğer sanat türlerinin de aynı etkiyi yaratıp yaratmadığına ilişkin ilginç kısımlar da varAlıntıdır. ( http://neselibeyin.com)

Reklamlar

Türkiye ve Maden Kazası


To workers who lose their lives at a coal mine in Soma, Turkey. 2014 Murat Ertürk

To workers who lose their lives at a coal mine in Soma, Turkey. 2014
Murat Ertürk

kara gün SOMA / black day SOMA İhsan Çanakcı

kara gün SOMA / black day SOMA
İhsan Çanakcı

Türkiye, maden kazaları sonucu yaşanan ölümlerde dünyada ilk sıralarda yer almaktadır. Dünyanın en büyük kömür üreticilerinden bir tanesi olan Çin‘de, 2008 yılında 100 milyon ton başına düşen ölüm sayısı 127 olurken, Türkiye’de bu rakam 722 olarak kaydedilmiştir. Çin’de, 2008 yılında 100 milyon ton başına 127 kişi hayatını kaybederken, bu sayı 2013 yılında 37’ye düşmüştür. Dünyanın en büyük kömür üreticilerinden birisi olan Amerika Birleşik Devletleri‘nde de, 100 milyon ton üretim başına 1 ile 6 kişi yaşamını yitirmiştir. Türkiye’de ise 2000 yılında 100 milyon ton başına 710 kişi hayatını kaybederken, 2008 yılına gelindiğinde bu rakam 722’ye çıkmıştır.

Dünyadaki madenlerde kullanılan teknolojilerin Türkiye ’nin çok ilerisinde yer aldığı net olarak ortaya çıktı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 176 numaralı “Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi”ni de 19 yıldır imzalamayan Türkiye’den farklı olarak dünyadaki madenlerde ışıklandırmadan takip sistemlerine, havalandırma sensörlerinden robotlara kadar birçok teknoloji aktif olarak kullanılıyor. Umarım gerekli bütün güvenlik önlemleri alınır  bunlar tekrarlanmaz…

“Aşağıda ölüm var, yukarıda açlık. aşağıdaki ölüm olasılık, yukarıdaki açlık kesin” demişti Zonguldak’ta bir madenci.

Maden kazasında hayatını kaybeden  işçilerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı dilerim.

Kazın ayağı öyle değil: Pazarlamada tüketicinin sesini dinlemek!


Rock müzik sevenler iyi bilir! 1980li yıllarda en çok satan ve dinlenen metal gruplardan biri de Van Halen grubuydu. Sanırım Jump ve Panama şarkılarını aranızda duymuş olanınız vardır. Bu şarkıları duymadıysanız bile anlatacağım hikaye ilginizi çekecek.

Popülerliğin, 80 milyon albüm satmak dışında Van Halen’e verdiği başka bir avantaj daha vardı: konserler! Dünyanın her bir köşesinde konser veren grubun, konser organizatörleri tarafından şarkıları kadar iyi bilinen başka bir özelliği daha vardı: organizatörlere gönderilen sözleşmedeki garip bir istek! 

Kuliste, M&M’s şekerlemesi olmak zorunda… ama kahverengi M&Msler ayıklanmış olmalı.

Eğer, Van Halen, kuliste bulunan M&Msler içinde kahverengi bir M&M’s bulursa, konseri iptal etme hakkına sahipti. Hatta, grup, Amerika’nın Colorado eyaletinin bir şehrinde, sırf bu nedenle konser bile iptal etti. Bir çok kişi, bu isteği “en şımarık rock grubu isteği” olarak isimlendirdi. Halbuki bu isteğin arkasında yatan çok önemli bir neden var

Van Halen, popülerliği nedeniyle, Amerika’nın her bir köşesinde konser veriyordu ve bu konserler için, 9 kamyonluk (TIR) ve birkaç tonluk ekipman ile yola çıkıyordu. Basit gibi görünen bir konser, 9 kamyonluk ekipman, yüzlerce kişinin saatlerce emeği ve binlerce küçük detay sonucunda ortaya çıkıyordu. Çoğu zaman büyük şehirlerde gerçekleşiyordu bu konserler ama bazen, küçük kasabalarda da konser verdiği oluyordu grubun. Bu küçük kasabalar, tarihlerinde ilk kez, Van Halen tarzı büyük bir prodüksiyonu ağırlıyorlardı yani, o küçük şehirlerin alışık olduğu konserlerden daha farklı ve büyük bir prodüksiyona sahipti bu konserler. Grup, birkaç küçük şehir konseri sonrasında anladı ki, birçok organizatör, gönderilen teknik ve güvenlik kurallarını önemsemiyordu. Önemsenmeyen detaylar, çoğu zaman bir sorun yaratmıyordu ama göz ardı edilen küçük detayların hepsinin bir araya gelmesi, grubun hayatlarını tehlikeye sokacak kadar büyük sorunlar yaratabiliyordu, örneğin, tonlarca ağırlığa sahip ışıklandırmanın yer aldığı rayların, bu ekipmanın ağırlığını kaldıracak kadar güçlü olmaması gibi.

İşte bu nedenle, sırf organizatörleri test etmek için, grup, kahverengi M&M’s kuralını, teknik detayları listelediği sözleşmenin içine ekledi. Eğer, grup, kuliste kahverengi M&M’s görürse, bu onların diğer teknik detayları gözden geçirmeleri için ikazdı. Eğer, organizatör, böylesine küçük bir detayı gözden kaçırdıysa, acaba, hangi önemli detayı yerine getirmemişti!

Bazen, bizim, “çok basit”, “iyi bilinen”, “%100 kesin” diyebileceğimiz şeylerin işe yaramaması arkasında, önemli nedenler var. İşte basit (hatta şımarık) bir istek gibi görünen kahverengi M&M’s isteği bile, göründüğü kadar basit değilken, acaba, bizim “ben bu işi biliyorum” diye yola çıktığımız hangi işler “kazın ayağı öyle değil!” dosyasına işlenecek türden? Size birkaç ilginç örnek daha vermeye çalışacağım bu yazıda.

dı. Hem de çok zekice planlanmış bir neden.

Van Halen, popülerliği nedeniyle, Amerika’nın her bir köşesinde konser veriyordu ve bu konserler için, 9 kamyonluk (TIR) ve birkaç tonluk ekipman ile yola çıkıyordu. Basit gibi görünen bir konser, 9 kamyonluk ekipman, yüzlerce kişinin saatlerce emeği ve binlerce küçük detay sonucunda ortaya çıkıyordu. Çoğu zaman büyük şehirlerde gerçekleşiyordu bu konserler ama bazen, küçük kasabalarda da konser verdiği oluyordu grubun. Bu küçük kasabalar, tarihlerinde ilk kez, Van Halen tarzı büyük bir prodüksiyonu ağırlıyorlardı yani, o küçük şehirlerin alışık olduğu konserlerden daha farklı ve büyük bir prodüksiyona sahipti bu konserler. Grup, birkaç küçük şehir konseri sonrasında anladı ki, birçok organizatör, gönderilen teknik ve güvenlik kurallarını önemsemiyordu. Önemsenmeyen detaylar, çoğu zaman bir sorun yaratmıyordu ama göz ardı edilen küçük detayların hepsinin bir araya gelmesi, grubun hayatlarını tehlikeye sokacak kadar büyük sorunlar yaratabiliyordu, örneğin, tonlarca ağırlığa sahip ışıklandırmanın yer aldığı rayların, bu ekipmanın ağırlığını kaldıracak kadar güçlü olmaması gibi.

İşte bu nedenle, sırf organizatörleri test etmek için, grup, kahverengi M&M’s kuralını, teknik detayları listelediği sözleşmenin içine ekledi. Eğer, grup, kuliste kahverengi M&M’s görürse, bu onların diğer teknik detayları gözden geçirmeleri için ikazdı. Eğer, organizatör, böylesine küçük bir detayı gözden kaçırdıysa, acaba, hangi önemli detayı yerine getirmemişti!

Bazen, bizim, “çok basit”, “iyi bilinen”, “%100 kesin” diyebileceğimiz şeylerin işe yaramaması arkasında, önemli nedenler var. İşte basit (hatta şımarık) bir istek gibi görünen kahverengi M&M’s isteği bile, göründüğü kadar basit değilken, acaba, bizim “ben bu işi biliyorum” diye yola çıktığımız hangi işler “kazın ayağı öyle değil!” dosyasına işlenecek türden? Size birkaç ilginç örnek daha vermeye çalışacağım bu yazıda.

1950li yılların sonralarına doğru, büyük gıda firmalarından biri, inovatif ve  piyasada devrim yaratacak bir ilki piyasaya sundu: hazır kek karışımı.

Bu yepyeni ürün, ev kadınlarının işini kolaylaştıracak ve onlara zaman kazandıracaktı. Ürün piyasaya çıktı ama şirketin “%100 kesin” dediği bu ürünün satışları beklenen türden olmadı. Ev kadınları, bu ürünü satın almıyordu. Gıda firması, kafalarında büyük bir soru işaretiyle, laboratuvara geri döndü. Nedenini tam olarak anlayamadıkları soruna çözüm bulmaya çalıştılar. Sorunun cevabı, pazar araştırması ve ev kadınlarıyla yapılan konuşmalar sonunda ortaya çıktı. Sonuçlar, onlara, insan davranışı hakkında ilginç bir gerçeği gösterdi: “yalnızca su ekleyin” hazır kek karışımı, ev kadınlarının kendilerini kötü hissetmelerine neden oluyordu. Ev kadınlarına göre, pişirilen bu keke, çocuklarına, ailelerine sunacak kadar gerekli insan emeği gitmiyordu. 1950nin ev kadını için “ev kadını” olmayı gerektiren bir takım gurur kaynağı vardı… bunlardan bir tanesi de ailesi için leziz yemekler pişirmekti. Eğer, bu süreç içinde yeterli bir emek harcanmamış ise, bu, onlar için, gurur verici bir durum değildi. Ev kadınlarının, yaptıklarından gurur duymaları için, onların, pişirme sürecine bir katkıda bulunması gerektiği hissini anlayan gıda firması, hazır kek karışımı ürünündeki formüleyi ve tarifi değiştirdi. Gıda firması, karışımdan yumurtayı çıkardı ve ürünü yeniden piyasa sürerek, ev kadınlarından, bu karışıma su ve yumurta katmalarını istedi. Satışlar arttı.

Kesin adı verilen bir ürüne gösterilen, beklenmedik bir davranışın iç yüzünü (geç de olsa) anlayan gıda firması, yaptıkları bu küçük değişiklikle başarılı oldu ve halen günümüzde, bizler, arkasında çok basit bir neden olan yumurtayı, hazır kek karışımına ekleriz.yumurtayı, hazır kek karışımına ekleriz.

Tarih tekerrürden ibarettir derler ya, buna benzer bir olay da Johnson & Johnson şirketinin başına geldi. Benim yaşıtlarım hatırlar! Küçüklüğünüzde, dışarda oynarken düşüp, bir yerinizi incittiğinizde, başınıza gelecekleri biliyordunuz. Anneniz sizi, düşmenin acısını yarı yolda bırakacak tentürdiyotlu pamuk ile kovalardı. O iğrenç tentürdiyot kokusu hala burnumdadır. J&J şirketi, işte bu eziyeti bitirecek, harika bir antiseptik üretmek için kolları sıvadı. Bu yeni ürün, yaraya sürüldüğünde acıtmayan, ağrısız antiseptik krem olarak satılacak ve pazarda tartışmasız en çok satılan dezenfektan olacaktı.

J&J, ürünü satışına sundu ve koltuğuna geri yaslanarak, milyonlarca doların banka hesaplarına gelmesini bekledi. Bu yeni krem, piyasaya çıkar çıkmaz, kategorisinde satış rekorları kırdı… tüketicinin tepkisi olumluydu. Fakat bir müddet sonra satışlar durdu. Ürünü bir kez alanlar, bir daha almıyordu. J&J şirketi, nedenini anlayamadığı bu tüketici davranışını bir müddet uzaktan seyretti ve sonra, sorunun cevabını tüketici araştırması yaparak bulmaya karar verdi. Tüketicinin bu ürünü ikinci kez almamasının bir nedeni olmalıydı? Tüketici araştırmaları gösterdi ki eğer insanlar iyileşme süreci içinde -az da olsa, herhangi bir acı hissetmiyorsa, iyileştiklerine ya da başka bir deyişle, o ilacın işe yaradığına inanmıyorlardı.

J&J, acısız antiseptik krem olarak icat edilmiş ürününü içine, az miktarda alkol ekledi ve piyasaya yeniden sürdü. Yapay acı, bu kreme olan güvenilirliğini artırdı ve satışlar artmaya başladı… ve ürünü icat eden J&J bilim adamları, bütün bu olan bitene şaşırıp kaldı!

Kötü kokuları yok eden sprey Febreze’in Türkiye’de ne kadar popüler olduğunu bilmiyorum ama Kuzey Amerika’da hemen hemen her evde bu ürünü bulmak (koklamak) mümkün. Bu kadar popüler olmasına rağmen, Febreze üreticisi Procter and Gamble, bu ürünü piyasaya sunduğunda beklediği ilgiyi görmedi. Hikayeyi, Charles Duhigg, Alışkanlıkların Gücü kitabında harika bir şekilde anlatıyor (NY Times’da da çok güzel yazılmış bu konu hakkında)

Febreze, kategori yaratıcısı üründü. Evinizdeki sigara, evcil hayvan ve buna benzer kötü kokuları birkaç saniyede yok eden, şimdiye kadar örneği olmayan harika bir ürün. Yani birçok evdeki problemi yok edecek bir çözüm. Fakat işin aslı, bu problem, üst düzey yöneticilerin toplantı odasında yaratığı yapay bir problemdi. Nedeni ise, bizim “kötü koku” dediğimiz şeyler, evlerinde bu kokuya sahip insanlar tarafından “problem” olarak nitelendirilmiyordu. Yani, onlar bu kokuya (evcil hayvan, sigara v.b.) alışık olduklarından, böyle bir probleme sahip olduklarını bilmiyorlardı. Kısaca, ortada olmayan bir probleme, harika bir çözüm!

P&G, Febreze’i, 90li yılların ortalarında, evcil hayvan sahiplerine pazarlamaya başladı reklamlarında… ve J&J yöneticilerinin antiseptik kremi lansmanında yaptığı gibi, koltuklarına geri yaslanıp, herkesin marketlere koşmasını bekledi. Fakat satışlar her gecen gün düşmeye başladı. Çok bariz bir “problemi” çözen, araştırması ve pazarlaması için milyonlarca dolar harcanan bu ürünün markette popüler olmaması, P&G şirketi için şaşırılacak bir olaydı.

Yukarıda örneklerini verdiğim diğer şirketler gibi, P&G de tüketici davranışı araştırmaya başladı. Kısa zamanda gördüler ki, bu ürünü yanlış tüketiciye pazarlıyorlardı. Febreze’i kullanan kişiler, evcil hayvan sahibi ya da sigara içen kişiler değil, temizliği seven ev hanımlarıydı. Onlar, evlerindeki bir odayı temizledikten sonra, odaya Febreze sıkıp, diğer odayı temizlemeye başlıyorlardı. Temizlenmiş odadaki hoş koku, onlar için bir ödüldü. Febreze kullanan tüketicilerin izlediği üç şey vardı: kirli ve dağınık oda (ipucu), temizlik (rutin), temizlik sonrası Febreze sıkmak (ödül).

P&G, 1998’de Febreze pazarlama metodunu değiştirdi. Febreze’i, temizliğe alternatif ya da yeni metot olarak pazarlamak yerine, temizliğin bir ödülü olarak pazarlamaya başladı. İki ayda satışlar ikiye katlandı ve kısa zamanda, yarattıkları kategorinin en iyi bilinen ve en çok satan ürünü haline geldi.  Bugün, satışlar 1 milyar doların üzerinde.

Bizler, birbirimize, Apple şirketinin nasıl pazar araştırması yapmadığını; Steve Jobs’ın “tüketici ne istediğini onlara gösteren kadar bilmez” söylemini anlatıyoruz. Henry Ford’un “ben tüketiciye ne istediğini sorsam, hızlı at derlerdi” dediğini tweetliyoruz. Bu birkaç önemli lider için doğru olabilecek bir şey iken, çoğu şirket, Steve Jobs, Graham Bell ya da Henry Ford gibi, iç görüşü yüksek, ileriyi görebilen yeteneğe sahip değil. Bu liderlerin sahip olduğu 3 önemli karakter var: yaratıcılık tutkusu, yoğun fokus ve ayrıntılara özen… ve maalesef, çoğu şirket ya da ürün yaratım süreci, bu lüksten mahrum günümüzde.

Çoğu zaman, biz Steve Jobs türünden örnekleri verirken, yukarıda anlattığım örneklerin içerdiği büyük hataları göz ardı edebiliyoruz. Yani yaratıcı tasarım sürecini basite indiriyor ve en önemlisi insan davranışlarının, laboratuvardaki ya da toplantı odalarındaki sorunlardan ve problemlerden daha farklı olduğu gerçeğini unutabiliyoruz.

2009 yılında, Amerika’da, köpekbalıklarının insan öldürme oranı, son 5 yılın en düşük seviyesine geldi. Hayvan severler, bunu köpekbalıklarının avlanmasına bağladı. Politikacılar, bunu, plajlarda daha fazla koruyucu olmasıyla açıklamaya çalıştı.  Çevreciler ise global ısınmaya bağladı bunu…. fakat bu düşüşün nedenini en iyi anlayan pazarlamacılardı. Çünkü, ürünlerini satın almayan tüketicilerin, ekonomik krizden etkilendiğini çok iyi biliyorlardı. Ekonomik kriz, tatile gidenlerin sayısını da azaltmıştı ve böylece, köpekbalığının insan ölümüne neden olma sayısı da azalmıştı. Tamamen insan davranışları ile ilgili… ne içgörü, ne de bizim “kesin” diyebileceğimiz bir neden!

Yani, bazen, (esasında çoğu zaman), bizim “çok iyi bildiğimiz”, yüzde yüz “kesin” dediğimiz, “abi, bak bu fikir iyi tutar” diye sattığımız çok şey, insan davranışlarıyla başka bir yön alabiliyor, boyut kazanabiliyor… her ne kadar insanlar pazar araştırmasının yenilikçiliği öldürdüğüne inansa bile. Yani sonuçta kazın ayağı öyle değil *. Bizler, tüketicimizi iyi anlamalıyız. Müşterimizi istatistik verileri olarak değil, düşünen, soluyan ve bazen (esasında çoğu zaman) irrasyonel karar veren insanlardan oluştuğunu anlamamız, gerekiyor. Onlarla yapılan birkaç dakikalık basit bir sohbet, sizin, web analitik içinde geçirdiğiniz onlarca saatten çok daha verimli olabiliyor.

şiddete hayır !!!


şiddete hayır !!!!Gerçek: Dünya üzerinde her ırk ve ülkeden dört aileden birinde aile içi şiddet görülür. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunun yaptırdığı bir araştırma sonucuna göre ülkemizde ailelerin %34’ünde fiziksel şiddet, %53’ünde sözlü şiddet uygulanmakta ve ev içi şiddet yoğun olarak yaşanmaktadır.

Dünya’da aile içi şiddet:

“Dünya genelinde her dört kadından 1’i ve her 6 erkekten 1’i yaşamlarının bir döneminde aile içi şiddete uğramaktadır. (Council of Europe, 2002; BMA 1998; British Home Office Research Study, 1999)

“Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün 2002 yılı raporlarında belirtilen tahminlere göre tüm dünyada üç kadından biri yaşamlarının bir döneminde dövülmekte, cinsel ilişkiye zorlanmakta ve diğer yollarla taciz edilmektedir. Tacizi yapan kişi genellikle kendi ailesinden biri ya da tanıdığı bir kişidir.

“Japonya’da, istismar yaşamış 613 kadının % 57’sinin fiziksel, duygusal ve cinsel şiddetin hepsine maruz kaldığı görüldü.
“Kore’li kadınların üçte ikisi eşlerinden düzenli olarak dayak yemektedir.
“Kenya’da 1990 yılında yapılan bir araştırmada kadınların % 41’inin kocalarından düzenli olarak dayak yediği saptandı.
“1992 yılında Şili’de cinsel suç işleyenlerin % 72’sinin bu suçu yakından tanıdıkları kişilere karşı işlediği ortaya çıktı.
“1993 yılında Mısır’ın İskenderiye kentinde öldürülen kadınların % 47,1’i akrabaları tarafından tecavüze uğradıktan sonra öldürüldü.
“Dünya genelinde her 4 kadından 1’i hamilelik sırasında eşi tarafından isteği dışı cinsel ilişkiye zorlanmaktadır.
“Öldürülen kadınların yüzde 40 ile 70’i yakın ilişki içinde olduğu partneri tarafından öldürülmektedir. 1989-1996 yılları arasında Avustralya’da cinayete kurban giden kişilerin % 43’ü, Bangladeş’de % 50’si, Zibmbabwe’de % 60’ı, Papua – Yeni Gine’de % 73’ü eşleri tarafından öldürüldü. İngiltere ve Galler’de 2000/2001 yıllarında öldürülen kadınların % 42’sinin, erkeklerin ise % 4’ünün katili eşleriydi. (WHO, 2002; Australian Institute of Criminology, 1998; Crime in England and Wales, Home Office, July 2002)
“2001/2 Britanya suç araştırması sonuçlarına göre, İngiltere ve Galler’de şiddet içeren suçların yaklaşık dörtte biri aile içinde işlenmektedir. Eşler arasındaki şiddetin kurbanlarının % 81’inin kadın, %18’inin ise erkek olduğu saptanmıştır. (Crime in England and Wales, Home Office, July 2002).
“Aile içi şiddete uğrayanların ancak % 35’i bu durumu başkalarına söylemektedir. (Crime in England and Wales, Home Office, July 2002; Home Office Research Study, 1999)

Türkiye’de aile içi şiddet:

“T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu’nun yaptığı araştırma sonuçlarına göre aile içi şiddet ülkemizde de yaygındır. Fiziksel şiddete ailelerin % 34’ünde, sözlü şiddete ise
% 53’ünde rastlanmaktadır. Çocuklara yönelik fiziksel şiddete rastlanma oranı da
% 46’dır. Ailelerde cinsel şiddet ve tacize rastlanma oranı % 9’dur. Şiddete maruz kalanların % 80’i yapacak fazla bir şey olmadığına inanmaktadırlar. Bu durum çaresizliğin kabulü anlamına gelmekte ve şiddete maruz kalanın pasif tutumuna yol açmaktadır. (T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995)

“Kadın Dayanışma Vakfı’nın 1995’te başkent Ankara’daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yaptığı bir araştırma, kadınların % 97’sinin kocalarının saldırısına uğradığını ortaya koydu. (Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, 2001)

“Başka bir araştırma, kadınların yüzde 58’inin yalnızca kocalarından, nişanlılarından, erkek arkadaşlarından ve erkek kardeşlerinden değil, kadın akrabalar da dahil olmak üzere kocalarının ailesinden de aile içi şiddete maruz kaldığını göstermektedir. (Ankara Tabip Odası, 2002)

“Bir araştırmaya göre, şiddet sonucu ölen 40 kadından 34’ü evde ölmüş, 20’si asılmış ya da zehirlenmiş, 20’sinde öldürüldüklerine dair kesin belirtiler görülmüş ve 10’u da ölmeden önce aile içi şiddete maruz kalmıştır. (Bütün, Sözen & Tok, 2003)

“Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundaki çeşitli kentlerde yapılan bir araştırma kadınların % 45,7’sine kocalarının seçiminde danışılmadığını ve % 50,8’inin rızaları olmadan evlendirildiğini ortaya koymaktadır. (İlkkaracan, 2000)

“Bir araştırmada görüşülen 695 kadının % 54’ü ailelerinde şiddet gördüklerini, şiddet gördüğünü söyleyenlerin % 35,2’si en az 4 yıl ve daha fazla zamandır şiddete maruz kaldıklarını söylemiştir. Şiddete uğrayan kadınların gördükleri şiddet türüne göre; kadınların % 42,3’ünün dayak % 40,1’inin tehdit ve küfür, % 12,6’sının yaralama, % 3,2’sinin cinsel taciz ve tecavüz, % 1,4’ünün eve kapatma ve % 0,4’ünün öldürülme tehdidi ile karşı karşıya kaldıkları anlaşılmıştır. Bu grubun % 40,4 ‘ünün evlerinde, çocuklara karşı da şiddet uygulandığı saptanmıştır. (Kocacık, 2004)

“Başka bir araştırmada 112 kadın ile görüşülmüş, şiddete uğrayan kadınların % 91,1’inin kocalarından , % 8,9’unun babalarından şiddet gördüğü anlaşılmıtır. Şiddete uğrayan kadınların bedensel şikayetleri % 43,4 ile morarma, yaralanma, çürük, % 44,3 ile hastanelik dereceye gelme (kırık, ağır yaralanma), % 13 ile çocuk düşürme olarak belirtilmiştir. Şiddetin devam ettiği süre ise, şiddete uğrayanların % 37,5’inde 11 yıldan fazla, % 28,6’sında 6 – 10 yıl, % 23’ünde ise 1 – 5 yıldır. (Yıldırım, 1998)

“Diğer bir araştırmaya katılan kadınların % 39’u fiziksel şiddete maruz kalmış, % 2’si ölüm tehdidi almıştır. (Vatandaş, 2003)

“Aile Araştırma Kurumu ve Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın 1997’deki araştırmasına göre, kadınların % 45,8’i balayı döneminin sonunda, % 1,3’ü ilk çocuklarına hamileliklerinde ve % 9,9’u doğumdan sonra şiddete maruz kaldıklarını belirtmişlerdir.

——————————————————————————–
Aile içi şiddet sadece fiziksel olduğu zaman zararlıdır.
Aile içi şiddet sanıldığı kadar yaygın değildir.
Aile içinde şiddet sadece kadınlara yöneliktir.
Şiddet sadece yoksul ve eğitimsiz ailelerde yaygındır.
Şiddetten sonra özür dilenirse her şey unutulur.
Aile bireylerinin birbirine sevgisi ve bağlılığı öylesine yüksektir ki aile içi şiddet önemli zararlar vermez.
Eğer mağdur şiddeti istemese/ kabullenmese evini terk eder ya da kanuni haklarını kullanırdı.
Aile içi şiddetin nedeni alkoldür.
Aile içi şiddet çocuk/eş terbiyesinin kaçınılmaz bir ögesidir.
Kızgınlık kontrol edilemez ve şiddete yol açar.
Aile içinde şiddetten kurtuluş yoktur.

şiddete dur de !!!


Kadına şiddete hayır!
Kadınlar…Vazgeçilemeyen; ana, bacı, kardaş, sevgili. Tanrının en güzel yarattığı resim. Korunması gerekirken, sevgi ve şefkati hak ettiği halde incitilen, hırpalanan, eziyet gören, dövülen kadınlar…
Geçtiğimiz günlerde “Kadına Şiddete Hayır” sloganıyla başlatılan Uluslararası Mücadele ve Dayanışma günü kutlandı. Birleşmiş Milletler kadınlar için kalkınma fonu (UNIFEM); “Elimizdeki veriler, kadınların yüzde 70’inin yaşamları boyunca en az bir kere erkeklerin fiziksel veya cinsel şiddetine maruz kaldığını gösteriyor.Atasözlerimimz bile tuhaf ”Kadının karnından sıpayı,sırtından sopayı eksik etmiyceksin” düşüncürü gerçekten bu sözlerı söleyenlerı de kadınlar dünyaya getırdi.